29 Ocak 2009 Perşembe

foucoult sarkacı

ne kadar koşullan(dırıl)mışız sabit bir nokta bulmaya. baş döndürücü bir hızla ve anlamsızca değişip duran hayata parmak ucumuzla da olsa tutunup bir sonraki darbemiz için güç alacağımız bir eksene. sözcüklerle büyülenmeye nasıl açız. birinin gelip yüzünün bütün kıvrımlarına yayılan gizemli bir gülümsemeyle bizi zavallı gündeliklerimizden uzağa, yeni bir denize götürmesi olasılığına inanmayı ne çok istiyoruz. dance me to the end of love diyerek gözlerimizi mini mouse gibi kırpıştırma arzularıyla kıvranmaktan yorgun düşmüş gövdelerimizi saten çarşaflara sürterek ya da kaynar sularla yıkayarak yatıştırıyoruz. bir yerlerde 'you're living for nothing, i hope you're keeping some kind of record'ı fısıldıyor Leonard Cohen. susuyor ve elimizdeki votka kadehine bakıyoruz. televizyonda ceset torbası reklamları dönmeye başlamış gibi serin ve uğultusuz her şey. sevgilimizin bir başkasıyla sevişmesini seyrediyor gibi çarpıyor kalplerimiz. zaman geriye işliyormuş gibi yağmurlu bir ürperti içindeyiz. kurtuluşu olmayan bir fırtınaya yakalanmış bir geminin güvertesinde capari yudumluyormuş gibi sakiniz. dünyaya eflatun bir tülün içinden bakıyormuş gibi sarsak, aynanın öteki tarafına geçmiş gibi tanrısısız.
le vent nous portura...

25 Ocak 2009 Pazar

neler biriktiriyor insan. yaşarken farkına varılmayan ne çok anı saklıyor bellek. en çok yaz öğleden sonraları mutfağa vuran o büyülü ışığın içinde annemle oturup patlıcan biber kızartması yiyişimizi, o zamanlarda hissettiğim güvende olma duygusunu anımsıyorum. duran her dolmuşun içinden babamın inmesini bekleyişimizi. hepsinin babamı bize bırakmadan gitmesini. nehir'le evde yalnız olduğumuz bir akşam imge'nin çok eskilerden bir kabile üyesi gibi etrafımızda döne döne dans ederek hiç anlamadığımız sözcükler fısıldayışını. müthiş korkuşumuzu. görkem'le rektörlüğün önünden suphi koyuncuoğlu'na doğru yürürken serin ve tatlı bir kokunun her yeri sarışını. salondaki koltukların arkasına saklanıp kırk oda okuyuşumu. ilk bir mayısımı. ertesi gün matematik sınavın olduğundan içimde kötü bir suçluluk duygusuyla şehnaz tango seyredişimi. nazmiye hanım apartmanında suzanne vega dinleyişimi. ayvalık'tan canım uno'muzla dönerken elimdeki pınar kür romanını. coca cola köprüsünü. sadece nehir'in izlediği tiyatro kumpanyamdaki karakterleri. eryaman'daki eşyasız evimde duvar dibine çöküp saatlerce vedat türkali okuyuşumu. dedemle sıhhiye'den kırmızı bir telefon alışımızı. kızılay'dan elimde bir adet çöp tenekesi ve bir ekmek bıçağıyla otobüse binişimi. çantamı çaldırıp üç gün üç gece ateşler içinde tek başıma uyuduğum o hazin kışı.

'yeni bir ülke bulamazsın. başka bir deniz bulamazsın. bu şehir arkandan gelecektir.'

'gökyüzü gibi bir şey şu çocukluk. hiçbir yere gitmiyor.'

19 Ocak 2009 Pazartesi

slumdog millonaire

danny boyle'un yeni filminin adı. dün akşam birkaç bira eşliğinde yutuverdiğim bir seyirlik. kapitalist dünyanın, çöplükten çıkıp zengin olabiliyor insan bak, hatta hindistan gibi hareket alanının bu denli dar olduğu bir ülkede bile, düsturunun kameraya dökülmüş hali. hepimizin içten içe düşünü kurduğu, yerleri süpürüp bulaşıklığı boşaltırken yüzümüze bir six feet under gülümsemesi yapıştıran, son zamanların ağdalı türk dizilerinin geçtiği o masalsı mekanlarda somutlaşan, hal diliyle 'yırtma', daha entelektüel bir söylemle 'mutlu olmadığımız her şeyi ve herkesi ardımızda bırakıp kim istersek o olmamamıza olanak sağlayacağına inandığımız oyun'.

ama yine de, belki de ortak bilinçaltımız yüzünden hepimizin yüreğini gıcıklıyor. sonundaki mesajdan çok, oraya varana kadarki öyküye kaptırıyorsun kendini. müziği güzel, ölülerinin başında çılgınca dans eden çingeneler gibi biraz. iyiyle kötüyü ayıran sınırlar kalkmış gibi. filmdeki şimdi ve geçmiş arasındaki geçişler, alışık olduğumuz kronolojik sistemi alaşağı ederek zamanı bir batı icadına dönüştürüyor.
ama son kertede, jamal'in zengin olup sevdiği kızı kraliçeler gibi yaşatacak olması ne anlama geliyor? happily ever after masalının yeniden meşrulaştırılması değil mi? nasıl bir zafer kazanıyor jamal? bir tilkiyi-sunucuyu- alt edince, nasıl bir doyum yaşıyor ve yaşatıyor seyirciye? üç silahşörlerle o şövalyelik zihniyetine ve kodlamalarına mı dönmemeiz bekleniyor-çünkü salim'in bu üçgenin kenarlarından biri olmayacağı baştan belli. bu yüzdendir ki daha ziyade bir sopranos hayatı seçiyor kendine.
sorular, yanıtlar.
ama yine de alıntılar ve göndermeler.
daha iyi yenilelim diye.