ipek'i okuyorum. öyle minimalist, öyle kırılgan, öyle saldırgan, öyle belirsiz bir anlatı ki, soluğu incecik, handiyse var olmayan bir tünik gibi sarıveriyor vücudumu. ipek böceği almak için Japonya'y giden bir fransız tüccarın bin sekiz yüzlerin son çeyreği arzuları. sesini bile duymadığı, çocuk yüzlü, büyük kafeslerde kuşlar biriktiren bir kadına aşık oluşu. o zamanlar bir ülkeden diğerine gitmenin yavaşlığı. asilerle hükümeti birbirine düşüren silah satıcıları. kozalarından çok hasta ve dolayısıyla 'işe yaramaz' olarak çıkan tırtıllar. kendini çolak ve bordellio olarak ikiye bölüp bilardo oynayan ve çolağın oyunu kazandığı gün yaşadığı şehirden çekip gideceğini söyleyen bir yarı ermiş-yarı alkolik akıl hocası. saçlarına küçük mavi çiçekler takan ve fransa'nın üst sınıf erkeklerinden para kazanan bir mama. suya yazar gibi dokunmuş bir mektup. o mektupta, hiç gerçekleşmeyecek bir sevişmenin bütün ayrıntıları. ve helen, sabırla kocasını bekleyen bir penelope figürü. dünyanın sonu.
hep daha fazlasını istiyoruz, değil mi? daha fazla kadın, daha fazla erkek, edilgen şiddetimize tahammül edecek daha fazla dost, sayrılığımızı meşrulaştıracak miktarda para, hani mümkünse birkaç cinsel organ daha. wallmart'ta bir toplu kıyıma kurban giden devasa adam: rüyalarımı sana bırakıyorum.