17 Nisan 2009 Cuma

a poem of mine

Rehearsal for something Blue
Scheherezade
Choose a life
He said
Handing me masks of harlots
Then smiled and winked
To someone
I couldn’t see
I fed the beast
For days and nights
For tyrants and clowns
I poisoned all the tales
For a show down

Ours was a time
Of mills and small frauds
maidens on silver plates
suicide moon parades
half question half swank
and I
a rehearsal for something blue
a suspended mirage
a wet reverie jar
peeled off all the velour
my eyes possessed
to cover his hatred
with mine
the bleeder
puffed the cushions
prepared for another coitus
surrounded by ghosts of horses
paralyzed
impotent
ferocious
then
he took me
to a land of delusions
i watched all the dangling screams
the dramatized sorrows
the reflection-free mirrors
and saw at once
how to play this death game

for a thousand nights
I stayed alive
Not because he was curious
About how the stories ended
Or because I was a lofty teller
He listened
And did not touch me-he was sick of flesh anyway-
he listened
because of that petrified abyss
that urgeto know
to absorb
to breathe
everyone else’s miseries
but his own

choose a life
he said
handing me the masks of true wives
I smiled and winked
To the funny torture he was offering
And killed myself

3 Nisan 2009 Cuma

Nux Vomica-By Veils
What Say you, Lord For the olive boys down in the house of corrections As they try for love and any form of ascension Am I on the right train headed in the wrong direction? What say you Lord What say you LordDo you think it wrong Do you see a long road with no one on it And the right of men that you only learnt to forget You see my sad wife and my high margin of profit But you don't care at all You don't careWhat say you Lord Now that they're breeding all our animals insane And the remedy is growing harder to obtain There's a white horse running wild through the switch-cane I can hear him now And I fear him'Til Kingdom come Cauight in this frenzy of elimination Such an irreparable disintergration My body's twitching with a ready expectation For Kingdom come My Kingdom!What say you Lord Why is the truth of this so hard to unveil? Though it's true I never knew what this would entail From the hands of Christ to the head of the Daily Mail I'll see you all And I'll raise youWhat say you Lord I wonder when this light is brought up for sale With the weight of love and the grace of the Baleen Whale Will the severed Heads of State be at all curtailed Will they be here at all - Will they be dead and gone?What say you Lord Of the serpent-talied, forbidden fish of the harbour And the ready-men, defiant drinkers and charmers All lost and summoning the face of their fathers Can you see him now? I can see himWhat say you all Do I believe it if I do not want it Do I lie alone and keeps my cold hands off it Honey, it ain't hard to loose your grip in the midst of all of this But it ain't far to fall It's not far at all

6 Mart 2009 Cuma

zorluyorum onu. zihnine parlak renkli kabukları olan onlarca küçük böcek bırakıyorum. arzuladığı kadınların kollarını, göz bebeklerini, ayak tırnaklarını yiyorum geceleri, televizyon ışığında. yalnızca dışarıda görüşürüyoruz. ben miss vyne'ım, o mr knightly. sadece dokunuşlar var. sözcükler az. benden ibaret bir adamı sürüyorum ilk yaz dalgınlığına. incecik tüllerin altına uzanıp uyuyoruz. mavi gözler, siyah saçlar. nihayet, kendime dönüşüyorum.

29 Ocak 2009 Perşembe

foucoult sarkacı

ne kadar koşullan(dırıl)mışız sabit bir nokta bulmaya. baş döndürücü bir hızla ve anlamsızca değişip duran hayata parmak ucumuzla da olsa tutunup bir sonraki darbemiz için güç alacağımız bir eksene. sözcüklerle büyülenmeye nasıl açız. birinin gelip yüzünün bütün kıvrımlarına yayılan gizemli bir gülümsemeyle bizi zavallı gündeliklerimizden uzağa, yeni bir denize götürmesi olasılığına inanmayı ne çok istiyoruz. dance me to the end of love diyerek gözlerimizi mini mouse gibi kırpıştırma arzularıyla kıvranmaktan yorgun düşmüş gövdelerimizi saten çarşaflara sürterek ya da kaynar sularla yıkayarak yatıştırıyoruz. bir yerlerde 'you're living for nothing, i hope you're keeping some kind of record'ı fısıldıyor Leonard Cohen. susuyor ve elimizdeki votka kadehine bakıyoruz. televizyonda ceset torbası reklamları dönmeye başlamış gibi serin ve uğultusuz her şey. sevgilimizin bir başkasıyla sevişmesini seyrediyor gibi çarpıyor kalplerimiz. zaman geriye işliyormuş gibi yağmurlu bir ürperti içindeyiz. kurtuluşu olmayan bir fırtınaya yakalanmış bir geminin güvertesinde capari yudumluyormuş gibi sakiniz. dünyaya eflatun bir tülün içinden bakıyormuş gibi sarsak, aynanın öteki tarafına geçmiş gibi tanrısısız.
le vent nous portura...

25 Ocak 2009 Pazar

neler biriktiriyor insan. yaşarken farkına varılmayan ne çok anı saklıyor bellek. en çok yaz öğleden sonraları mutfağa vuran o büyülü ışığın içinde annemle oturup patlıcan biber kızartması yiyişimizi, o zamanlarda hissettiğim güvende olma duygusunu anımsıyorum. duran her dolmuşun içinden babamın inmesini bekleyişimizi. hepsinin babamı bize bırakmadan gitmesini. nehir'le evde yalnız olduğumuz bir akşam imge'nin çok eskilerden bir kabile üyesi gibi etrafımızda döne döne dans ederek hiç anlamadığımız sözcükler fısıldayışını. müthiş korkuşumuzu. görkem'le rektörlüğün önünden suphi koyuncuoğlu'na doğru yürürken serin ve tatlı bir kokunun her yeri sarışını. salondaki koltukların arkasına saklanıp kırk oda okuyuşumu. ilk bir mayısımı. ertesi gün matematik sınavın olduğundan içimde kötü bir suçluluk duygusuyla şehnaz tango seyredişimi. nazmiye hanım apartmanında suzanne vega dinleyişimi. ayvalık'tan canım uno'muzla dönerken elimdeki pınar kür romanını. coca cola köprüsünü. sadece nehir'in izlediği tiyatro kumpanyamdaki karakterleri. eryaman'daki eşyasız evimde duvar dibine çöküp saatlerce vedat türkali okuyuşumu. dedemle sıhhiye'den kırmızı bir telefon alışımızı. kızılay'dan elimde bir adet çöp tenekesi ve bir ekmek bıçağıyla otobüse binişimi. çantamı çaldırıp üç gün üç gece ateşler içinde tek başıma uyuduğum o hazin kışı.

'yeni bir ülke bulamazsın. başka bir deniz bulamazsın. bu şehir arkandan gelecektir.'

'gökyüzü gibi bir şey şu çocukluk. hiçbir yere gitmiyor.'

19 Ocak 2009 Pazartesi

slumdog millonaire

danny boyle'un yeni filminin adı. dün akşam birkaç bira eşliğinde yutuverdiğim bir seyirlik. kapitalist dünyanın, çöplükten çıkıp zengin olabiliyor insan bak, hatta hindistan gibi hareket alanının bu denli dar olduğu bir ülkede bile, düsturunun kameraya dökülmüş hali. hepimizin içten içe düşünü kurduğu, yerleri süpürüp bulaşıklığı boşaltırken yüzümüze bir six feet under gülümsemesi yapıştıran, son zamanların ağdalı türk dizilerinin geçtiği o masalsı mekanlarda somutlaşan, hal diliyle 'yırtma', daha entelektüel bir söylemle 'mutlu olmadığımız her şeyi ve herkesi ardımızda bırakıp kim istersek o olmamamıza olanak sağlayacağına inandığımız oyun'.

ama yine de, belki de ortak bilinçaltımız yüzünden hepimizin yüreğini gıcıklıyor. sonundaki mesajdan çok, oraya varana kadarki öyküye kaptırıyorsun kendini. müziği güzel, ölülerinin başında çılgınca dans eden çingeneler gibi biraz. iyiyle kötüyü ayıran sınırlar kalkmış gibi. filmdeki şimdi ve geçmiş arasındaki geçişler, alışık olduğumuz kronolojik sistemi alaşağı ederek zamanı bir batı icadına dönüştürüyor.
ama son kertede, jamal'in zengin olup sevdiği kızı kraliçeler gibi yaşatacak olması ne anlama geliyor? happily ever after masalının yeniden meşrulaştırılması değil mi? nasıl bir zafer kazanıyor jamal? bir tilkiyi-sunucuyu- alt edince, nasıl bir doyum yaşıyor ve yaşatıyor seyirciye? üç silahşörlerle o şövalyelik zihniyetine ve kodlamalarına mı dönmemeiz bekleniyor-çünkü salim'in bu üçgenin kenarlarından biri olmayacağı baştan belli. bu yüzdendir ki daha ziyade bir sopranos hayatı seçiyor kendine.
sorular, yanıtlar.
ama yine de alıntılar ve göndermeler.
daha iyi yenilelim diye.