21 Aralık 2008 Pazar

ipek

ipek'i okuyorum. öyle minimalist, öyle kırılgan, öyle saldırgan, öyle belirsiz bir anlatı ki, soluğu incecik, handiyse var olmayan bir tünik gibi sarıveriyor vücudumu. ipek böceği almak için Japonya'y giden bir fransız tüccarın bin sekiz yüzlerin son çeyreği arzuları. sesini bile duymadığı, çocuk yüzlü, büyük kafeslerde kuşlar biriktiren bir kadına aşık oluşu. o zamanlar bir ülkeden diğerine gitmenin yavaşlığı. asilerle hükümeti birbirine düşüren silah satıcıları. kozalarından çok hasta ve dolayısıyla 'işe yaramaz' olarak çıkan tırtıllar. kendini çolak ve bordellio olarak ikiye bölüp bilardo oynayan ve çolağın oyunu kazandığı gün yaşadığı şehirden çekip gideceğini söyleyen bir yarı ermiş-yarı alkolik akıl hocası. saçlarına küçük mavi çiçekler takan ve fransa'nın üst sınıf erkeklerinden para kazanan bir mama. suya yazar gibi dokunmuş bir mektup. o mektupta, hiç gerçekleşmeyecek bir sevişmenin bütün ayrıntıları. ve helen, sabırla kocasını bekleyen bir penelope figürü. dünyanın sonu.
hep daha fazlasını istiyoruz, değil mi? daha fazla kadın, daha fazla erkek, edilgen şiddetimize tahammül edecek daha fazla dost, sayrılığımızı meşrulaştıracak miktarda para, hani mümkünse birkaç cinsel organ daha. wallmart'ta bir toplu kıyıma kurban giden devasa adam: rüyalarımı sana bırakıyorum.

15 Aralık 2008 Pazartesi

intiharın şizofrenisi

ilk kez oluyor. soluğum bedenime yetmiyor, gözlerim som bir karanlığa karışıyor, durmadan kusup ağlıyorum. bir zamanlar başkalarına yaşatmış olduğum ne varsa, bedelini fena halde ödetiyor hayat. kesif, yıkıcı bir korku dolanıyor her yanımı: yalnız kalırsam?. iş yerindeki masamda oturmuş, kimselere belli etmeden ölüyorum. ve hayatı boyunca sevim buraklar'dan, sevgi soysallar'dan, patti smith'lerden, tori amos'lardan geçmiş olan ben, hiçbir şeyi olmayan, nevrotik bir ağlama makinesine dönüşebiliyorum. 'one pill makes you larger and one pill makes you small. go ask alice when she is ten feet tall. tell them a caterpillar has given you all'. tam şu anda gerçeklik yırtılsın, bambaşka bir hayatın içine düşüvereyim istiyorum. her yerime iğneler saplasınlar, kafa tasımı çıkartıp arap sabunuyla yıkasınlar, diğerlerinin rüyalarını serpsinler üzerime.
bütün kalelerinin bir kuzey rüzgarıyla darmadağın olabileceğini görmek ne kötü. içindeki turuncu şeytanların 'kalk ayağa. you can survive this.' fısıltılarına gülümseyememek ne korkunç. giderek annene dönüşüyor olmak ne tüketici. eğer bunu aşarsam, hiçbir şey canımı yakamaz bir daha gibi geliyor. bir de yaşadığım ilk gerçek incinme buymuş gibi. bu saatten önceki her şeyde bir çizgi film kahramanı olarak rol almışım da, birden insana evrilmişim gibi. çaresizlik. böyle hallerde kimselerin hiçbir şey yapamayacağını bilmenin burukluğu. anlamsızlık. bir kadının nehre değen etek ceplerinde kaygan taşlar. every me and every you.
start wearing purple for me now. all your sanity and wits they will all vanish i promise. it's just a matter of time.

24 Kasım 2008 Pazartesi

strange weather

marianne faithful o tuhaf, neredeyse sakar güzelliğiyle kulaklarımıza strangers only talk about the weather'ı üflemekte. her yerin sinir bozucu bir beyaza boyanmış olduğu ofiste oturup yeni kurun planlarını yapmakta, 'do you belong here'lı iç sesimin ağzına mavi kadifeler tıkıştırmaya uğraşmaktayım. hava buğulu, handiyse plastik ve her saat karanlık. blues everywhere.
sık sık gündüz düşlerine dalmaya başladım ve bu beni epey korkutuyor. bir anda başka bir yerde, başka insanlarla, çok başka şeyler yapıyor buluyorum kendimi. bir toplantının ortasında john lennon'la düelloya girişmiş oluyoruz mesela. ya da ne bileyim, if clause'ları anlatırken bir şehirlerarası otobüste kanyak içip kahkahalar atıyorum. tam the scrubs durumu.
insanlara tahammülüm minimum düzeyde. herkesin derisi yer yer soyulmuş sanki, altından kemikleri ve damarları görünüyor. öyle sakin ve coşkusuzlar ki, giderek onlara benzemekten ürküyorum.
görkem'le bardaklara su doldurup pipetle içişimizi, bir yandan da highly intellectual and existential sohbetimizi eski moda bir teybe kaydedişimi hatırlıyorum. oraya dönmek, kayıp zamanın peşinde gloria'yı izlemek istiyorum.
'i don't like kids. i hate kids. especially yours.'

23 Kasım 2008 Pazar

nux vomica

six feet under'ı izlemeye başladım biraz geç de olsa. ve bölümler ilerledikçe, içinde bulunduğum zavallı hayattan çıkıp david, nate, brenda ve claire'ın zavallı hayatlarına karışmak isteği peydah olmaya başladı içimin en 'trt dizileri' yerinde. her sabah evimi ve yaşadığım şehri bırakıp muhtemelen varoluşuma hiçbir biçimde iyi gelmeyecek bir başka ev ve/veya şehre yerleşmeyi kurarken, her akşam 'arım,balım,peteğim' kıvamında dolma, karnıyarık, taze fasulye yaparken bulmak kendimi. incindiklerimi karikatürize edip 'bunu beğenen şunu da beğendi' tadında fıkralara dönüştürmek.
cuma günü buram buram great britain(there is no such thing as irish problem) kokan 'altmış yaşındayım ama vücudum hala sımsıkı' amcaların pronunciation konferansına katıldık hazırlık camiası olarak. bir ara kendimi bir yandan elimdeki longman broşürünü koklayıp bir yandan da rufus wainwright'ı çıplak düşlerken yakalayınca baya korktum. öyle snob, öyle biz en öz native'leriz, avustralya, kanada bile halt etmiş, en düzgün telaffuzu biz biliriz, hatta buyrun sözlüğünü bile yazdık, cd'si de şirketten tadında konuşmalar yapıldı ve hintli, arap ve japonların ingilizceleriyle öylesine dalga geçildi ki midem ağzıma geldi. ne yapsan bir yerinden muhakkak daihlsin işte sisteme. karşı olduğun her şeye gülümseyip reverans yapmak zorunda kalıyorsun ya da daha marjinal bir hayatı seçemediğin için buna razı oluyorsun.

24 Ağustos 2008 Pazar

today i am a small blue thing

today i am listening to the veils and suzanne vega over and over again. today i am a small blue thing. i am too nostalgic to do anything about anything. i miss the times when i used to be another mask. like a marble or an eye. i long for the vicious characters in my stories. for the mirrors stoppard or pinter would hold like drearily beautiful love-making scenes. made of china, made of glass. a lost magician as i am with the words and all, they look for me in the caverns and under the shining hats of charlatans. hush, nothing is happening; it's just Baudrillard fighting the infinite emptiness. possibilities do not make life pleasurable, they only skin you alive.

21 Ağustos 2008 Perşembe

kendime kendimden şikayetler...

çok değil, birkaç dünya günü sonra, ülkemizin güzide üniversitelerinden birinde göreve başlayacak olmanın deriin hazzından olsa gerek, tuhaf düşlere uyanmaya başladım. balkona şezlong atıp dişlek dişlek uyuklayan rakunlar mı ararsınız, bıçağı saplamak için onca yerim dururken parmak boğumlarımı seçen keyfe keder adamlar mı, yoksa annabel lee ile sevişen su kaydırakları mı; hepsi hazır ve de nazır kirpiklerimin arasına düşmekte.
bu esnada benim de gündüzlerimi artık sigara bile kokmayacak denli sterilleştirilmiş, fiyat etiketlerinin erişilebilir bir düzeye çekilmesiyle daha da kalabalıklaşmış, vücutlarının yüzde yüz sek beşinin kaplayan poşetlerle insandan çok uzay çöplüğüne benzeyen saçma teyzelerle dolu alışveriş merkezlerinde 'iş kıyafeti' denilen acayiplikleri arayarak geçirdiğimi düşünürsek, hala şu satırları yazmaya muktedir oluşum bile hayranlıkla karşılanmalıdır. hayır, gardrobumda kirlendikçe değiştirebileceğim birkaç ben olsa da, bu kadar zahmete girmesem artık diyorum.

20 Ağustos 2008 Çarşamba

zamanı gelmişti artık hayaletimi birilerine sunmanın.