six feet under'ı izlemeye başladım biraz geç de olsa. ve bölümler ilerledikçe, içinde bulunduğum zavallı hayattan çıkıp david, nate, brenda ve claire'ın zavallı hayatlarına karışmak isteği peydah olmaya başladı içimin en 'trt dizileri' yerinde. her sabah evimi ve yaşadığım şehri bırakıp muhtemelen varoluşuma hiçbir biçimde iyi gelmeyecek bir başka ev ve/veya şehre yerleşmeyi kurarken, her akşam 'arım,balım,peteğim' kıvamında dolma, karnıyarık, taze fasulye yaparken bulmak kendimi. incindiklerimi karikatürize edip 'bunu beğenen şunu da beğendi' tadında fıkralara dönüştürmek.
cuma günü buram buram great britain(there is no such thing as irish problem) kokan 'altmış yaşındayım ama vücudum hala sımsıkı' amcaların pronunciation konferansına katıldık hazırlık camiası olarak. bir ara kendimi bir yandan elimdeki longman broşürünü koklayıp bir yandan da rufus wainwright'ı çıplak düşlerken yakalayınca baya korktum. öyle snob, öyle biz en öz native'leriz, avustralya, kanada bile halt etmiş, en düzgün telaffuzu biz biliriz, hatta buyrun sözlüğünü bile yazdık, cd'si de şirketten tadında konuşmalar yapıldı ve hintli, arap ve japonların ingilizceleriyle öylesine dalga geçildi ki midem ağzıma geldi. ne yapsan bir yerinden muhakkak daihlsin işte sisteme. karşı olduğun her şeye gülümseyip reverans yapmak zorunda kalıyorsun ya da daha marjinal bir hayatı seçemediğin için buna razı oluyorsun.
23 Kasım 2008 Pazar
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder